Geri
ORYANTALİSTLERE GÖRE İSLÂM VE TASAVVUFUN KAYNAĞI
İslâm
tasavvufunun yerli (islâmî) kaynakları tasavvufu
gerek düşünce gerek tatbikat itibariyle tamamen
Kur'ân ve Sünnet'e dayandırırlar. Bu eserlerin pek-çoğu
mutasavvıflar tarafından yazılmış olduğu için, onların
meseleye tenkitçi tarih açısından bakmaları beklenemezdi.
Fakat yerli kaynakların tasavvufu sırf islâmî menşe'li
görmeleri büsbütün yanlış sayılmaz; çünkü onlar
bu düşünceyi gerçekten Kur'ân ve Sünnet'e uydurmuşlar
ve kendilerini tamâmiyle İslâm'ın içinde görmüşlerdir.
Ancak tasavvufa açıkça cephe alan bazı müslüman
müellifleri onların birtakım görüşlerinin dine yabancı
bulunduğunu söylemekle birlikte, bu yabancılığın
menşeini göstermiş değillerdir.
Tasavvufun
menşe'leri ile ilk defa oryantalistler meşgul oldular.
Bunların birçoğunda peşin bir hükmün hareket noktası
teşkil ettiği görülüyor: Araplar mistik düşünceye
kabiliyetli bulunmadıklarına göre, tasavvuf onlara
ancak dışarıdan gelmiş olabilir. Nitekim İslâm mistisizminin
asıl doğuş ve gelişme yeri İran olmuştur. Nicholson
Hind tesiri ve Yeni-Eflâtunculuk üzerinde durur;
Blochet, Dozy, Von Kremer Hind-îran tesirine bağlarlar;
Brown Samî bir dine karşı Arî reaksiyon olarak izah
eder; A. Palacios Hıristiyanlığa ağırlık verir.
Bunlar arasında islâmî menşe'lere en çok yer veren
L. Massignon'dur.
Oryantalistlerin
yabancı menşe iddiaları karşısında, oryantalist
tezlere karşı islâmî menşe tezini şiddetle müdafaa
edenler de çıkmamış değildir. Maamafih genel görüş
odur ki, İslâm, tasavvufu içinde sözü geçen yabancı
tesirler çeşitli derecelerde bulunmakla birlikte
bütün bu tesirler İslâm'ın kendi kaynakları (Kur'ân
ve Sünnet) içinde asimile edilmiştir.
İslâm
tasavvuf undaki "fena" doktrininin Budizm'deki
"nirvana"ya çok benzemesi açıkça bir iktibas
olayına işaret etmektedir. L. Massignon Hind tesirinin
bilhassa zikir metodlarında bulunabileceğini söylemektedir,
ki L. Gardet ve Anawati bu noktayı incelemişlerdir.
Oryantalistlerin
iddiaları arasında en zayıfı tasavvuf konusundaki
İran tesiridir. Maniheizm'in ve diğer klâsik İran
inançlarının bu hususta herhangi bir kayda değer
tesiri bulunmadığını L. Massignon açıklığa kavuşturmuş
bulunuyor.
Eski
Yunan tesiri meselesi hem oryantalistleri, nem müslüman
müellifleri pekçok meşgul etmiştir. Hakikatte Yunan
mistisizmi ve onun son büyük örneği olan Yeni-Eflâtuncu
felsefe de birçok müellife göre dış kaynaklara pekçok
şey borçludur. İslâm felsefesinde Yeni-Eflâtuncu
mistisizmin bütün izlerini açıkça görmek kabildir.
Muhyiddin İbni Arabî ve onu takip edenlere gelince,
bunlarda Filon'un ve Plotinus'un tesiri o kadar
kuvvetlidir ki, bu tesirin zaman zaman islâm'ın
orijinal kaynaklarına hâkim olduğu görülür.
İslâm
tasavvufunda yabancı tesirler meselesi oryantalistler
tarafından olduğu kadar bazı İslâm müellifleri tarafından
da çok defa abartılmıştır. Tasavvufa aleyhtar olanlar,
titiz bir inceleme sonunda bazı fikirlerin menşe'ini
îslâm dışında bir yere bağlayabilir veya bazı fikirleri
islâm'ın temel inançlarıyla tezat halinde görebilirler;
nitekim bu türlü araştırmalar her devirde yapılmıştır.
Acaba bütün bu benzerliklerin mâhiyeti ve önemi
ne olabilir?
Herşeyden
önce şunu belirtelim ki, kültür benzerlikleri arasında
illiyet bağı aramak her zaman geçerli bir yol değildir.
Herhangi bir zamanda herhangibir yerde görülen bir
kültür unsuruna başka bir zamanda ve başka bir yerde
de rastlandığında, bu ikisinin bir kültür difüzyonu
yoluyla birbirine bağlantılı olduğunu iddia etmek
bizi çok defa gereksiz zorlamalara götürebilir.
Nitekim insanların çeşitli zaman ve yerlerde bel
kemeri kullanmış olmaları bu işin mutlaka bir kaynaktan
adım adım yayıldığını göstermeyebilir. İnsanın insan
olarak sahip bulunduğu ortak özelliklerden doğan
birtakım neticeler vardır ki bunların başkalarından
kopye edilmesi gerekmez.
İkinci
olarak, kültür temasları ve alışverişleri dünyanın
her çağında ve her yerinde görülmüştür; hiçbir cemiyet
bundan kaçınamaz. O kadar ki, İslâmiyet'i bir inanış
sistemi olarak benimsemeyen ilim ve fikir adamları
bile onun bu konudaki fevkalâde anlayışı karşısında
hayranlıklarını belirtmektedirler. Zira İslâm yeni
bir dünya görüşü ve yeni bir sosyal nizâm getirirken
insan cemiyetinin yapısı ve işleyişini dâima hesaba
katmış, hem idealist hem gerçekçi olmuştur. Meselâ
İslâm'dan önceki örf ve âdetlerden bazıları açıkça
reddedildiği halde bazılarına dokunulmamıştır. Daha
sonra İslâm hukukunun gelişme seyri içinde mahallî
örf ve âdetlere -İslâm'la çatışmadıkları ölçüde-
geniş bir saha bırakılmıştır. Kısacası, başka sistemlerden
birtakım unsurların İslâm cemiyeti bünyesi içinde
yer alması hem sosyal bir zaruret, hem dinî bir
cevazın neticesidir. Günlük hayâtımıza bir bakacak
olursak, gerek zihnî gerek davranış olarak bu hayatın
herbir parçasını bir başka kaynağa bağlamak mümkündür.
Bunları parça parça ele alacak olursak, hayâtımız
tam bir yamalı bohça gibi görünür. Halbuki biz kendimizi
Müslüman Türkler olarak biliyoruz. Bu demektir ki,
kullandığımız şeylerin başlangıcı nerede olursa
olsun, bunlar bizim hayâtımız içinde birbiriyle
kaynaşarak belli bir hüviyet kazanmışlardır. Hiç
kimse bizi iskarpin giydiğimiz veya felsefe okuduğumuz
için Türklükten ve Müslümanlıktan çıkmış sayamaz.
Bu
düşünceleri hesaba kattığımız zaman, islâm tasavvufunda
yabancı unsurlar meselesinin Müslümanları rahatsız
edecek boyutlara nadiren ulaştığını görürüz. Tasavvufun
dinin hudutlarını zorladığı zamanlar olmuştur; fakat
îslâm cemaatının hayret verici gücü sayesinde eğrilerin
doğrultulduğuna, bütün sapma teşebbüslerinin çizgi
dâhiline sokulduğuna şahit oluyoruz.
-Bu yazı çeşitli
kaynaklardan derlenmiştir.
Ana
Menü
|