Geri
NEFSİN KISIMLARI
..:: 1 ::..
Allah-ü
Teâlâ'ya hamdü senalar ve O'nun resulüne salât-u
selâmlar olsun. Ve Peygamberimizin âline, ashabına,
hulefâ-i râşidîne de salât-ü selâmlar olsun.
İnsanın
nefsi şu dört husustan biri ile ilgilidir.
1
- Emmâre,
2
- Levvâme,
3
- Mülhime
4
- Mutmainne.
Bu
mertebelerden Allah-ü Teâlâ yanında makbul olan,
mutmainne mertebesidir. Hak nazarında en merdud
ve süflî olan mertebe de emmâre'dir.
Allah-ü
Teâlâ meşâyihe öyle bir hususiyyet vermiştir ki
o sayede nefs-i emmâre'yi terbiye ederler. Bu, O'nun
en büyük bir lûtf-u keremidir. Yalnız terbiye etmekle
kalmazlar o nefs-i emmâreyi, sırasıyla levvâmeliğe,
mülhimeliğe ve mutmainneli-ğe döndürürler. Bundan
maksat; "İrciî" hitâb-ı İlâhîsine kabiliyet
kesbetmek, Allah-ü Teâlâ'ya hakikî kul ve Resulüne
hâlis ümmet olmaktır.
Şimdi
sırasıyla bu dört mertebeyi, Allah-ü Teâlâ'ya çağırıl-mayı,
bunların mertebesini ve sıfatını bir bir açıklıyalım;
böylece, kendi nefsinin derece ve kademesini kendin
takdir et. Yeter ki sen kulağını bu tarafa ver ve
gaflet pamuğunu kulağından çıkar. Ancak bu sayede
anlatılmak istenileni anlıyabilirsin:
Nefs-i
emmâre sahibi olanlar şu üç guruptur:
1
- Fâsıklar,
2
- Münafıklar,
3
- Kâfirler.
Hak
Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde buyurur ki:
Mânası:
"Nefs-i emmâremi temize de çıkaramıyorum.
Çün-ki gerçekten nefis kötülüğü şiddetle emreder."
(Yûsuf sûresi, âyet: 53).
Allahü
Teâlâdan azan ve âsî olan kâfir olur, münafık olur
veya fâsık olur. Bu hususta kişinin itikadı esastır.
Mühim rol oynar. Herkes nefsini emmârelikten kurtarıp
mutmainneliğe yaklaştırmaya devamlı gayret etmelidir.
Nefis
denilen şey süt emen bir çocuğa benzer. Verirsen
içinde binbir gıda bulunan sütü emer. Bundan keser,
başka şeyler yedirirsen onları yer ve onlara göre
gıdalanır.
İslâm'ı
kabul etmiş, Allah'ın birliğine, ezelî ve ebedî
olduğuna inanmış, Resûlüllah'a, haşr-u neşre, kitaplara,
meleklere, peygamberlere ve Hakkın buyurduklarının
hepsinin hak olduğuna, Resûlüllahın (S.A.V.) hak
ve gerçek olduğuna îtikat etmiştir. Buna rağmen
nefs-i emmâreden vaz geçmemiş kimselerin adı fâsık'tır.
Bunun sebebi, nefs-i emmârenin sıfatıyla sıfatlanmış
olmalarıdır.
Nefs-i
emmârenin sıfatı nedir? şeklinde bir soru akla
gelebilir. Biraz sonra bunun cevabı verilecektir.
Bu kimseler tevbe edip emmâreye uymaktan dönerlerse
Allah-ü Teâlâ onları kabul eder. Günahlarını yüzlerine
vurmaz, azab da etmez. Zira
onlar, o günahı işlememiş gibi olurlar. Nitekim
Resûlüllah (S.A.V.) buyurur ki:
Mânası:
"Günâhından hulûsu niyyetle, kalbinden pişman
olarak tevbe eden, günah işlememiş gibidir."
Eğer
fâsıklar tevbesiz olup îman ile ölürlerse cehenneme
girerler ve günahlarının cezasını görürler. Hak
Teâlâ'nın dilediği kadar yandıktan sonra çıkıp cennete
girerler. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûîüllah
demiş olmanın şefaati onları cehennemde bırakmaz
ve çıkarır.
Yine Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki:
Mânası:
Kalbinde bir miskal miktarınca îman bulunan bir
kimseyi o îman, cehennemde bırakmaz, çıkarır.
Yine
Efendimiz (S.A.V.) buyururlar ki: Bir kavim cehennemde
yana yana kömür gibi olduktan sonra vazifeliler
onları alır, Hayat Nehri adı verilen ırmakta yıkarlar.
Derileri yeniden vücuda gelir. Yüzleri ayın ondördü
gibi olur.
Bunlar
için denilir ki:
Bunlar
öyle bir taifedir ki Hak Teâlâ onları cehennemden
âzâd etti.
Diğer iki taife de kâfirler ve münafıklardır. Bunların
hakkında birçok âyet ve hadîsler gelmiştir. Kâfirler
ve münafıkları cehennemin esfeline sokar ve orada
ebedî kalırlar.
Bu
hususta vârid olmuş âyetler:
"Allah,
bütün kâfir ve münafıkları cehennemde bir araya
getirir." (En-Nisâ sûresi, âyet: 140)
"Münafıklar,
ateşin en aşağı derecesindedirler."
(En-Nisâ sûresi, âyet: 145)
Kâfir:
Allah'ı, kelâmını, resulünü inkâr edenler ile putperestlerdir.
Bir kâfir çeşidi daha vardır ki; küfrü îcabedecek
söz söyler, tevbe ve istiğfar etmez. Sözünden dönmez.
Israr eder. Neûzü
billâh böyleleri dünyadan imansız gider.
Münafıklar
da iki türlüdür:
1
- Halk içinde oruç tutar, namaz kılar. Kendisi gibi
olanlarla beraber olduğunda küfrünü açığa vurur.
Bunlar Kaderiye ve Cebriyecilerdir. Hurûfîlerdir.
Bâcîler ve Hulûlîler de bu fırkaya dahildir. Bunların
ve bunlara benzeyenlerin sözlerini söylemeye değmez.
Hak
Teâlâ buyurur ki: "Ancak yalanlayıp sırtını
çeviren şakı onun odunu olur." (El-Leyl
sûresi, âyet: 15)
Resul
(S.A.V.) bunlar ve benzerleri hakkında buyurur:
"Üç haslet vardır ki bunların üçü de bir kimsede
bulunursa, o kimse dörtbaşı mâmur bir münafıktır."
Lâkin bunlardan biri bulunursa o kimsede münafıklığın
üç kısmından bir kısmı mevcut demektir. Onu terk
ile tevbe etmedikçe münafıklık hasletinden kurtulamaz.
Namaz kılmakla, oruç tutmakla böyle bir insan müslüman
olmaz. Ben müslümanım demekle, kendini müslüman
sanmakla da müslüman olunmaz.
O
üç haslet şunlardır:
1
- Söz söylediğinde yalan söylemek,
2
- Va'dettiği halde va'dinde durmamak,
3
- Emanete hıyanet etmektir.
Bir
rivayette de, iki haslet vardır ki nifak yâni münafıklık
alâmetidirler:
1
- Ahdedip ahdini bozmak,
2
- Bir kimse ile çekişme, çirkin sözler söyleme (sövme
gibi).
Müslüman
olan kimseler bu nevi hasletlerden sakınmalıdır.
Nefs-i emmâreden sıyrılıp temizlenmedikçe şakilikten
kur-tulunmaz ve kurtulmak mümkün de değildir. Zira
emmâre-i bis-sû' denilen nefis, kimde mevcut ise
onu hayırlı işlerden alıkoyup devamlı şerre teşvik
ve sevk eder. Devamlı fısk'a, fücur'a, şekavete
ve nifaka çağırır.
Emmârenin
mânası emredici, buyurucu demektir. Her kimin ki
nefs-i emmâresi beden şehrine buyruk kesilir ve
sözünü geçirirse işte o kimse fâsıktır, münafıktır
veya kâfirdir. Neûzü billâh.
Aziz
olan insanda kemâl ve olgunluk, nefsini bilmek,
nefsin merdûd ahlâkını görmek, ahlâk-ı hamîdeyi
kendine huy edinmekle olur. İrciî emrine nefsinde
kabiliyet kesbetmekle olur. Tâ kendisinde ma'rifet-i
Hak hâsıl oluncaya kadar. İnsan olmaktan maksat,
Hakkın ma'rifetini hâsıl etmektir. Hak Teâlâ bir
Hadîs-i Kudsîde:
"Ben
bir gizli hazîne idim. Bilinmeyi istedim. Sonra
bu mevcudatı yarattım." (Senedinde ve mevzûiyetinde
ihtilâf vardır.)
Bu
mahlûkat ma'rifet için yaratılmıştır. Bir kişi yoktur
ki O İlâh'ı bilmesin, O'nun vahdâniyyetine şehadet
etmesin. Mevcudattan herbirinin kendine göre bir
ma'rifeti ve Hakk'ı bilmesi vardır. Ma'rifetten
nasib miktarı vardır.
Hakikî
ma'rifet, Hakkın zât ve sıfatına mahsus olan ma'rifet
insandan başka mahlûkatta bulunmaz, Havassu'l-havas
ismi verilen kimseler hakikî ma'rifete sahip olmuş
kimselerdir. Bu mevzuda güzel, pek çok lâtîf sözler,
bahisler ve sualler vardır.
Ma'rifetin
üç mertebesi vardır:
1
- Ma'rifet-i âm: Bu husus, bütün mahlûkatta müşte-
rektir.
2
- Ma'rifet-i Hâs.
3
- Mârifet-i hâs-ul-hâstır.
Üçüncü
mertebeye yükselebilmiş kimsede muayene ve müşahede
sıfatları hâsıl olmuştur. Bu mertebeye ma'rifet-i
hakikî denir. Bu mertebenin hâsıl olması için insanın
tamamen kendisinden fânî olması, talipte bilkülliyye
mahbûbun tecellî etmesi gerekir.
Ma'rifet
gibi îman da üç mertebedir. Kişinin îmanı marifetine
göre olur. Ma'rifeti de îmanına göre olur. Bu hususta
da söylenecek çok şey vardır.
İmanın
bu mertebelerini öğrenip ona göre îmanını taklid-den
tahkîka doğru yükseltmelidir. İmanını avam îmanından
kurtarıp havas îmanına doğru yüceltmelidir.
İmanın
üç mertebesi:
1
- En aşağı avam tabakasının îman mertebesidir. İmanın
bundan aşağı mertebesi yoktur. Bu
kadarı da olmazsa ona îman denmez. İmanı bu derecede
olan cennete girer. Yukarıda da geçtiği üzere Efendimiz
(S.A.V.) buyururlar:
"Kalbinde
zerre miktarı îman olan ateşte kalmaz, cennete girer."
Yine
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) buyururlar:
"İman;
Allah-ü Teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine,
ölüp de dirileceğimize, kıyamet gününe, cennete,
cehenneme, hayır ve şerrin Allah-ü Teâlânın takdiriyle
olduğuna dil ile ikrar edip kalble inanmaktır."
Bu,
avâmın mertebesinde bir îmandır. Bundan aşağı mertebede
bir îman yoktur. Yâni bunları inkâr eden kâfir olur.
Bundan yukarı mertebe de Havasların îman mertebesidir.
2
- Hâsların îmanı (îman-ı hâs) : Bu da âmentü'nün
esaslarını dil ile ikrar edip kalb ile inandıktan
sonra sözümüzde, işimizde, ibadetimizde Allah-ü
Teâlâ'nm bizi görüyor olduğunu bilip düşünmek, daima,
her hâl ü kârda bu duygu ve düşünce üzere olmaktır.
Her ne işlerse Allah'ı görür durur. Bu mertebeye
îman-ı ihsanı dahi derler.
Resûlüllah
(S.A.V.) Efendimizden îman-ı ihsanî suâl olundukta
buyurdular ki:
"İhsan:
Senin Allah-ü Teâlâ'yı görüyormuşçasına ibadet etmendir.
Sen O'nu görmesen de, O seni daima görür."
Efendimiz
böyle buyurduğu için bu derecedeki îmana îman-ı
ihsanî dense münasiptir.
İmanı havas derecesine erişmiş kimse ibadet ve tâatında
Allah-ü Teâlâ'yı görür durur gibi olur. Gizli ve
aşikâre her ne yapar ve ederse ihlâsla, Allah'ı
hâzır-nâzır bilerek işlerler. Allah-ü Teâlâ'nm ululuğunu
öyle fikrederler ki gönüllerine Allah'-dan gayrı
hiçbir şey gelmez. Allah'dan gayrı hiçbir şey ile
gönülleri safa bulmaz. Oturup kalkmaları, yürüyüp
durmaları hep edeb ve hudû' iledir. Konuşurlarken
sağlarından ve sollarından haberleri olmaz. Sağında
ve solunda erkek mi, dişi mi, hayırlı mı yoksa şerli
mi farkında olmazlar. Böylelerin îmanları yakîn
üzeredir.
Bundan
da yukarı bir mertebe vardır. O da:
3
- Hâs-ul-hâs mertebesidir.
Bunların
gönülleri başkalarının hayâlinden dahi arınmıştır.
Pâk olmuş ve basiret gözleri açılmıştır. Allah-ü
Teâlâ böylelerin ruhuna sıfatıyla tecellî eder.
Basiret gözüyle görüp bu tecellîye îman ederler.
Vücutlarının her âza ve kısmıyla, elleriyle, ayaklarıyla,
göz-kulaklarıyla, zâhir-bâtmlarıyla, saçsakalının
herbir kılıyla îman ederler.
İkinci
mertebede adı geçen havaslardan bu mertebedekiler
çok üstündür. Bu mertebedekilerin zatî fânilikleri
ne şekildir, onu yerinde tedkik edeceğiz inşâallah...
Bu fenaların birkaç mertebesi vardır: a -Fenâ-yı
Ruh, b - Fenâ-yı Suret, c - Var Tarîk'ı.
Dervişlikte öyle hususlar, makam ve mertebeler vardır
ki, harfler ve seslerle ifadesi kabil olmayıp ancak
dervişlerin lisanıyla ifadesi mümkündür. O hususları
işitebilmek için onların kulağı gibi kulağa sahip
olmak gerekir.
Bu
hususların bâzılarını görmek lâzımdır, işitmekle
olmaz. Bâzıları görmekle de, işitmekle de olmaz,
tatmak îcabe-der. "Men lem yezuk lem yedri"
Mânası: "Tatmayan bilmez."
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|