Geri
İSLAM TASAVVUFU (EL-LÜMA)
..:: 1 ::..
Yazar
: Ebu Nasr Serrac Tusi
Abdulhakim
YÜCE
Doç. Dr., Yüzüncü Yıl Ü. İlâhiyat
Fakültesi
Serrâc ve el-Lüma' Adlı Eseri
Tasavvuf,
ilk önce İslâmî bir inanış ve düşünüş şekli olarak
ortaya çıktı. Kökü ve tohumu, birinci asırda bütün
İslâm âlemine hakim olan zühd hareketinin içinde
mevcuttur. Bu asırdaki zühd anlayışı dünyadan ve
dünya nimetlerinden yüz çevirmek, dinî konularla
titizce ilgilenmek, şeriatın emirlerine harfiyen
riayet etmek esasına dayanıyordu. Âbid ve zahidlerin
ulaşmak istedikleri gaye, Allah'ın rızasını kazanarak
O'nun azabından kurtulmaktı.
II./IX.
asrın ikinci yarısında zahidler arasından zuhûr
eden bazı şahıslar, dünyayı terk ve nefs riyazeti
bakımından çağdaşlarından farklı bir hayat yaşamaya
başladılar. Bunların özel bir isim almaları âdeta
kaçınılmaz olmuştu. Bazı âlimlere göre giyindikleri
yünden yapılmış ve kaba dokunulmuş elbiseler göz
önüne alınarak bunlara mutasavvıfa veya sûfiye adı
verildi. Bunların
tasavvufu, bir parça mübalağa ile ilk çağdaki zahidler
mesleğinin ve zühd anlayışının uzantısından ibaretti.
III./X.
asırda yaşamış olan mutasavvıfların sözleri üzerinde
dikkatle duranlar, tasavvuf kavramında fikrî bir
değişmenin ortaya çıkmaya başladığını da tesbit
edebileceklerdir. Gerçekten
de bu dönemde sûfîlerin sözlerinde yeni fikirler,
özel tabir ve ıstılahlar zuhur etmiştir. Bunlardan
bazıları tasavvufun nazarî yönü ile ilgili olup
tasavvuf yolunun işaretlerini tesbit, makam ve hâlleri
tertip gibi hususlardır. Diğer bazıları da nefsî
ve vicdanî, yani psikolojik olup Allah'ta fani olmak,
masivayı yok saymak vb. hususlardır. Bu arada bazı
şahıslarda şöyle fikirler de görülmeye başlanmıştı:
"Şer'î hükümlerin ruhu ve batını şekilden ve
sûretten daha önemlidir; niyet amelden önce gelir;
sünnet farzdan hayırlıdır; taat ve kulluk ibadetten
hayırlıdır." Bu ve benzeri sözler o zamanki
bazı insanların dikkat kesilmelerine neden olmuştu.
Özellikle fıkıhçılar bu sözleri İslâm cemiyeti için
tehlikeli sayıyor, bazen sûfîleri bid'at çıkarmakla,
bazen de küfür ve ilhadla itham ediyorlardı. Dolayısıyla
üçüncü asır, sûfîlerle fıkıhçıların fikrî çatışmalarının
başlangıcı sayılır. Aralarındaki çekişmenin temel
nedeni şu idi: İslâm'ın ilk dönemlerinde şer'î hükümler
rivayet yoluyla alınır ve öğrenilirdi. Bir meselenin
ibadet, inanç veya muamelatla ilgili olması bu bakımdan
farklı bir durum meydana getirmezdi. Çok geçmeden
müslümanlar dinî konuları araştırma ve tartışmaya,
illetlerini ilmî metotlarla incelemeye koyuldular.
Araştırılan ve tartışılan konuları bir ilim hâlinde
tertip ve tanzim ettiler. Neticede de fıkıh ilmi
doğdu. Bu ilim öyle bir rağbet gördü ki, halk onunla
meşgul olmayı ve onunla amel etmeyi dinin gayesi
zannetti.
Diğer
taraftan adları yeni konulmaya başlanan tasavvuf
ehlinin bazı dinî konular hakkında kendilerine has
görüşleri vardı. Onlara göre fıkıhçıların örfünde
din, bütünüyle bir merasim, hayatiyeti ve ruhaniyeti
olmayan bir kaideler toplamı hâline gelmiştir. Oysa
dinî kemâlin zahirî anlamlardan çok batınî, içe
dönük anlamlarda araştırılması gerekir. Tasavvuf
ilminin ortaya çıkışı bir yönüyle bu anlayışın eseridir.
Neticede şer'î ilim, biri zahir diğer de batın olmak
üzere ikiye ayrılmış oldu. Tabiîdir ki, görüş açıları
farklı olan iki zümre arasında zamanla ihtilaflar
ortaya çıkacaktır. Nitekim çok geçmeden fıkıhçılar
sûfîlere tepki göstermeye başladılar. Hatta bazıları
zındık, kafir ve mülhid olmakla itham edildiler.
Bu ithamlar bazı sûfîlerin mahkemelere çıkarılmasına,
bazılarının değişik cezalar almasına hatta idam
edilmesine sebep oldu. Başdat'ta Gulam Halil Fitnesi
sûfîlerin çekmiş olduğu sıkıntıların son haddine
vardığını gösterdi.
Bu
taassubun sonucu olarak büyük sûfîler Kur'ân, Hadis
ve aklî ilimlere daha çok önem vermeye, eser tasnif
ve telifiyle meşgul olamaya ve kendilerini kitapla
savunmaya başladılar. İşte tasavvuf bu sıralarda
müdevven ve muntazam bir ilim hâline geldi. IV.
asırda tasavvufî makamlar, mücahedelerin çeşitleri
ve bunlardan doğan zevk ve vecd hâlleri konusunda
eserler telif edilmeye başlandı. Mütekâmil İslâm
tasavvufunun esas ve kaideleri bu asırlarda (III.
ve IV. asırlar) yaşamış olan sûfîler tarafından
konulmuş, tamamlanması için her sûfî elinden geleni
yapmış, böylece sağlam temeller üzerine kurulan
İslâm tasavvufu zamanımıza kadar gelebilmiştir.
İşte bu dönemde kısaca anlatmaya çalıştığımız gayelerle
yazılan eserlerden biri de Serrâc'ın el-Lüma' adlı
eseridir. Bu yazımızda kısaca bu eser ve müellifinden
söz etmek istiyoruz.
Ebu Nasr Serrâc'ın Hayatı
Serrâc,
tasavvuf klâsiklerinin ilki sayılan el-Lüma' isimli
bir eser kaleme almış olmasına rağmen, hakkında
kaynaklarda verilen bilgiler yok denecek kadar azdır.
Sûfî tabakat müellifleri, sözleri ve menkıbeleri
ile halk arasında ünlenmiş sûfîlere eserlerinde
sayfalarca yer ayırdıkları hâlde eser sahibi sûfîlere
her nedense pek yer vermemişlerdir. Belki de onlara
göre tabakâtta yer alabilmek için sûfînin, büyük
bir veli, kutup, gavs veya o seviyede bir kişi olması
gerekirdi. Serrâc'ı bu yönüyle o seviyede görmemiş
olabilirler. Serrâc, Kelabazî, Sülemî, Kuşeyrî,
Hucvirî, Sühreverdî vb. şahıslar birer tasavvuf
tarihçisi olarak görülmüş ve o şekilde değerlendirilmiş
olabilirler.
Ayrıca
Serrâc vb. şahıslar mezhep ve fırka açısından tarafsız
davranmış, mezhebî tartışmalardan uzak durmuş, hatta
mezhepler üstü bir anlayışla meselelere yaklaşmış
olduklarından ötürü de bazı tabakât kitaplarında
yer bulamamış olabilirler.
Kaynaklarda
Ebû Nasr Serrâc ile ilgili bilgileri kronolojik
olarak şöyle sıralayabiliriz:
1.
Ebû Abdurrahman Sülemi (412/1021), Tabakatu's-Sûfiyye'de
yüzden fazla yerde Abdullah b. Ali b. Muhammed Yahya
Ebû Nasr es-Serrâc adıyla nakilde bulunduğu ve Galatu's-Sûfiyye
adlı eserini, el-Lüma'ın aynı adı taşıyan bölümünden
ufak tefek değişikliklerle aynen aktardığı hâlde,
eserinde onun hayatına yer vermemiştir. Nûreddin
Şeribe'nin de belirttiği gibi Serrâc, Sülemî'nin
hocaları arasında yer aldığı hâlde Tabakatu's-Sûfiyede
hayatının bulunmaması şaşırtıcıdır. Ancak bu hayretimizi
izale edecek bilgiye Zehebî'nin Tarihu'l-İslâm'ında
rastlıyoruz. Zehebî, Sülemî'den naklen şunları söylemektedir:
"Ebû
Nasr Zühd ehlindendir. Fütüvvet ve sûfî edebiyatı
konusunda bölgesinin önderiydi. Şeriat
ilmine bağlı bir sûfî idi. Tasavvuf şeyhlerinin
günümüzdeki bakiyyelerinden biridir. Receb
378/Ekim 988 yılında öldü. Babası da secde hâlinde
iken ölmüştür."
Zehebî'nin
bu sözlerine kaynak olduğu tahmin edilen Sülemî'nin
Tarihu's-Sûfiye adlı eseri bu güne ulaşmamıştır.
2.
Abdulkerim Kuşeyri (465/072), er-Risale adlı meşhur
eserine seksen üç zahid-sûfînin terceme-i hâlini
almış, her nedense Serrâc'a özel yer ayırmamıştır.
Ancak eserinde pek çok yerde Abdullah b. Ali et-Teymî
adıyla Ebû Nasr Serrâc'tan nakillerde bulunmaktadır.
Bu nakillerin el-Lüma'dan alınmış bilgiler olduğu
görülmektedir. Kuşeyrî'nin Risale'sinden başka yerde,
Serrâc'ın et-Teymî nisbesiyle anılmaması da ilginçtir.
3.
Ebu'l-Hasan Ali b. Osman Hucvirî (465/1072)'nin
Keşfu'l-Mahcup adlı eserinde de Serrâc'ın hayatına
dair özel bir bölüm yoktur. Ancak iki yerde menkıbesine
rastlanmaktadır. Bunlardan biri sohbet âdâbı bölümünde
diğeri ise oruç bahsindedir.
4.
Muhammed b. Münevver (VI./XII. yy.) Esraru't-Tevhid
fi Makamati'ş-şeyh Ebû Said adlı Farsça eserinde
şu bilgileri vermektedir: Şeyh Ebu'l-Fadl Hasan,
Serrâc'ın müridi, şeyh Ebû Said Ebu'l-Hayr'ın da
şeyhidir. Böylece Ebû Nasr, Ebû Said'in şeyhinin
şeyhi olmaktadır. Eserde
silsile Serrâc'tan yukarı doğru Ebû Muhammed Murtaiş,
Cüneyd, Seri Sakatî, Ma'ruf Kerhî, Davut Tâî, Habib
Acemî, Hasan Basrî ve Hz. Ali kanalıyla Hz. Peygamber'e
ulaşmaktadır. Yine eserde Serrâc'ın "Tâvûsu'l-Fukara"
lakabıyla anıldığı, Tûs'ta ikamet ettiği ve kabrinin
de orada olduğu ifade edilmektedir.
5.
Feriduddin Attar (628/1230) Tezkiretü'l-Evliya adlı
eserinde Ebû Nasr Serrâc'a "Zeyl" bölümünde
sayfa açmış, böylece Serrâc ilk defa bir sûfî tabakât
kitabında yer almış olmaktadır. Vaktin şeyhi, imam-ı
kamil ve temkin ehli, Tâvusu'l-Fukara lâkabının
sahibi, ilimde kemâl sahibi, riyazet ve muamelede
büyük bir şana sahip, şeyhlerin sözlerini şerh etmekte
harika idi" denildikten sonra el-Lüma' adlı
eserin müellifi olduğu, başta Seri ve Sehl olmak
üzere bir çok şeyhi gördüğü ifade edilmektedir.
Ancak gerek Seri (257/870) gerekse Sehl (273/886)
ile görüşmesi tarihî açıdan mümkün değildir. Zira
Serrâc 378/988 de vefat etmiştir.
6.
Şemseddin Zehebî (748/1347) hem Tarihu'l-İslâm hem
de el-İber fi Haberi men Gaber adlı eserlerinde
Serrâc'tan bahs eder. Tarihu'l-İslâm'da verdiği
bilgiler şöyledir: "Abdullah b. Ali b. Muhammed
b. Yahya Ebû Nasr Tûsî, sûfî ve el-Lüma' müellifi
Ca'fer Huldî, Ebû Bekir Muhammed b. Davud Dukkî,
Ahmed b. Muhammed Saih'ten Hadis dinledi. Ebû Said
Muhammed b. Ali Nakkaş ve Abdurrahman b. Muhammed
Serrâc ve başkaları kendisinden rivayetlerde bulundu."
el-İber'deki ifadeler de Tarihu'l-İslâm'dakilerin
özetidir.
7.
Ebû Muhammed Abdullah Yafi'î (768/1366) Mir'atü'l-Cinan
adlı eserinde Serrâc'ın kitabının adını, herhâlde
bir yanlış okuma neticesi Kitabu'l-Milh olarak vermektedir.
Serrâc'tan söz eden diğer kaynaklarda yukarıda anlatılanların
dışında, bir iki menkıbe hariç değişik bir bilgi
bulunmamaktadır.
Yukarıda
zikrettiğimiz kaynaklar ve kendi eserinden Serrâc'ın
hayat çizgisi şöyle tesbit edilebilir: Müellifimizin
tam adı Abdullah b. Ali b. Muhammed b. Yahya'dır.
Künyesi Ebû Nasr, nisbesi Tûsî, lâkabı Tâvûsu'l-Fukara,
şöhreti ise Serrâc'tır. Binek hayvanlarına eşer,
başlık, hamut, kemer vb. şeyleri yapanların sanatı
olan saraçlık, onun veya baba ve dedelerinin mesleği
miydi? Kaynaklarda bu hususta her hangi bir bilgi
bulunmamaktadır. Ancak hemen her sûfînin alın teriyle
geçinmek için bir meslek edindiği hesaba katılırsa,
Ebû Nasr'ın saraçlık yapmış olabileceği düşünülebilir.
Serrâc, bu gün İran sınırları içinde bulunan ve
tarihte pek çok ilim ve fikir adamı yetiştiren Meşhed'in
100 km. kuzey batısındaki Tûs şehrinde doğdu. Kaynaklarda
Serrâc'ın babası, ailesi ve eğitimiyle ilgili fazla
bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Zehebî'nin yukarıda
da verdiğimiz Tarihu'l-İslâm adlı eserinde yer alan
bilgilere göre, "Ebû Nasr Serrâc, bir zahitler
ailesinden gelmekteydi. Kendisine bölgesinde fütüvvetin
mümessili nazarıyla bakılmaktaydı. Tasavvuf ehlinin
sözcüsüydü. Görüşlerinde şeriat bilgisine dayanan
Serrâc, yaşadığı devirde şeyhlerin fakihi idi. Babası
secde hâlinde vefat etmişti."
Bu
rivayetler kısa ve sayıca az olmalarına rağmen bazı
ip uçları vermektedir. Her şeyden önce Serrâc'ın,
içinde zahidlerin yer aldığı bir aileden geldiği
anlaşılmaktadır. Kendisine fütüvvetin mümessili
nazariyle bakılması İslâm'ın istediği bir ruh hâletine
sahip olduğunu düşündürüyor ki, bunun belirli özellikleri
arasında başkalarını nefsinden üstün tutma, cömert
olma, menfaat endişesi taşımama ve tehlikeler karşısında
teenni ve sükûneti muhafaza etme bulunmaktadır.
Mutasavvıfların sözcüsü konumunda olması, Serrâc'ın
kalemi ve sözleriyle onları ve ilimlerini anlatışını
ve yeri geldikçe müdafaa ettiğini göstermektedir.
Nitekim el-Lüma' bunu açıkça ispatlamaktadır. Rivayette
yer alan şeriat bilgisiyle İslâm Fıkhı kastedilmiş
olmalıdır. Onun görüşlerinin temelinde bu bilginin
yer alışı, tasavvuf sahasında sağlam bir zeminden
hareket ettiğini göstermektedir. Bu son rivayet
Serrâc'ın ciddi bir fıkıh öğrenimi gördüğünü de
düşündürüyor.
Kaynaklar
Serrâc'ın tasavvuf sahasındaki hocaları arasında
Ca'fer el-Huldî, Ebû Bekir ed-Dukkî ve Ebû Muhammed
Murtaiş'i zikrederler. Serrâc eseri el-Lüma'da Bağdatlı
olan hocası Ca'fer el-Huldî'nin görüşlerini otuzu
aşkın yerde zikreder. Bu rivayetlerin çoğu el-Huldî'nin
diğer sûfîlerden naklettiği sözlerdir. Ancak dört
yerde bu hocasından okuduğunu gösteren rivayetler
yapar. Cüneyd'in talebesi olan el-Huldî'nin Bağdat'ta
büyük bir irşad halkasına sahip olduğu ve Hadise
olan hakimiyeti dolayısıyla sûfîlerin muhaddisi
olarak tanındığı bilinmektedir. Serrâc diğer hocası
Ebû Bekir ed-Dukkî'yi kitabının yirmi iki yerinde
anar. Bunların arasında iki yerdeki rivayetler,
bu hocasıyla Şam'da bir arada olduğunu gösterir.
Murtaiş'den ise dört yerde söz eder ve nakillerde
bulunur. Esraru't-Tevhid adlı eserde Serrâc'ın şeyhinin
Murtaiş olduğu diğer iki zattan ise hadis dinlediği
ifade edilmektedir.
Serrâc 378 hicri yılının Recep ayında (Ekim 988),
doğduğu şehir olan Tûs'ta vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|