Geri
BAZI ÖNEMLİ TERİMLER
..:: 1 ::..
Nakşbendî
büyüklerinin büyük hakikatları anlatmakta kullandıkları
bazı terimler vardır ki, onların yoluna girenlerin
bu terimleri iyi bilmeleri ve gereğince amel etmeleri
lâzımdır.
Bu
en büyük tarikat Maveraünnehir beldelerinde zuhur
edip bu beldelerin büyükleri de umumiyetle farsca
konuşup yazmaları sebebiyle bu terimler farscadır.
Biz bunları tercemeleriyle beraber elimizden geldiği
kadar açık ifadelerle anlatmaya çalışacağız. Bu
yüksek manâlı kelimeler onbir kelime olup Hâce Abdülhâlık
Gucduvâni hazretlerine aiddir. Bu kelimeler, bu
yüce tarikata girenlere her zaman yol gösterecek
kelimelerdir.
1-VUKÛF-İZEMÂNÎ:
Sâlik,
üzerinden geçen zamanı bilmelidir. Hem nasıl bir
zamanda bulunduğunu, hem içinde bulunduğu vakti
iyi bilmeli, değerlendirip değerlendiremediğini
araştırmalı, kendini sık sık yoklamalıdır.
İçinde
yaşadığı zaman içinde kendi durumu nedir? Huzurda
mıdır? Huzur içinde midir? Şükür mü etmektedir,
yoksa kendi helakine sebeb olacak bir gaflet içinde
midir?
Sâlik,
bütün varlığıyla asıl maksuduna yönelmediği bir
zamanın üzerinden geçmesine razı olmamalı, Allah'dan
gafil olarak bir nefes yaşamamaya dikkat etmeli,
bütün gücüyle her an manevi uyanıklık halinde yaşamaya
gayret etmelidir. Buna sahv hali denir.
Bilmelidir
ki, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla
haberdar olan Allah onu kuşatmıştır. Sâlik, Allah'ın
her an gördüğünü hesaba katmadan hiçbir amel işleyemez.
Çünkü,
"Allah
gözlerin hain bakışlarını ve sadırların gizlemekte
olduğu her şeyi bilir." (Gâfir suresi/19)
"Ne
yerde ne gökte zerre mikdarı hiçbir şey Rabbmdan
uzak ve gizli kalamaz."
(Yunus suresi/61 )
"Göklerin
ve yerin anahtarları O'nundur." (Zümer
suresi/63)
Bunun
için sâlik her gece ve her gündüz işlediği amellerini
birer birer muhasebe etmeli, iyi amelleri kendine
müyesser kılan Allah'a şükredip daha iyilerini ziyadesiyle
beraber temenni etmeli, çirkinleri için tevbe ve
istiğfar edip pişman olarak Allah'a dönmeli, şayed
uyanamazsa bir gün muhakkak uyanacağını bilmelidir.
Vukûf-i
zemânî teriminden anlayacağımızın özeti şudur:
Sâlik
yakinen bilmelidir ki Cenab-ı Hak O'nun yanında
hâzırdır ve dâima onu görmektedir. Kulluk
haddini aşmamalı, kendi kulluğunu bilip günahlara
karşı her an uyanık bulunmalı, mabuduna ulaşıncaya
kadar bu halini bırakmamalıdır. Bu, sâliki yakîne
erdirir.
2-
VUKÛF-İ ADEDÎ:
Sâlik
zikrini yaparken mürşidinin verdiği sayıya riayet
etmelidir. Bu, sayıya riayetle beraber, hafî zikrin
verilen mikdar yapılmasından ibarettir.
Yoksa
kendi başına bir sayı değildir. Bu, gönlü vesvese
ve tefrikadan korumak içindir.
Büyüklerimizden
bazıları demişlerdir ki: Vukûf-i adedî zikirde şart
değildir. Burada esas olan kalbin zikredilenle beraber
olmasıdır. Huzur halinde bulunmasıdır ki zikrin
faydası ve neticesi görülsün. Bu da, Nefy yaparken
beşerî varlığın yok olması, İsbat yaparken de ilâhî
cezbe eserlerinin doğmasıdır. Nefy hali, güneş doğarken
yıldızların kaybolmasına, İsbat hali de gecenin
güneş doğarken kaybolmasına benzer.
3-
VUKÛF-İ KALBÎ:
Zâkir
zikrederken kalbinin zikredilenden haberi olmasıdır.
Zikrederken devamlı murakabe halinde olmalı, bu
halini kaybetmemeğe çalışmalıdır. Sâdât-ı kiram
hazaratı vukûf-i kalbînin zikirde şart olduğunu
söylerler. Zâkir zikir anında kalbine hakim ve sahib
olmalı, oraya Allah'dan
başka birinin girmesine izin vermemelidir.
Kalb,
sol memenin altında bir et parçasıdır. Ona kalb
denmesinin sebebi, fikirlerin, düşüncelerin ve niyetlerin
değişmesi itibariyle çekip çeviren, değiştiren kuvvetin
mahalli olmasıdır. Ona sahib olmak demek onun ne
halde bulunduğunu her an gözetmek demektir: Zikirle
meşgul mü, değil mi? Kişi kalbini her an kontrol
etmeli, kalbinde gaflete açık bir kapı bulundurmamalıdır.
Hazret-i Hâce Muhammed Bahâeddin Nakşbend kuddise
sirruh bilhassa vukûf-i kalbî üzerinde durur ve
ona dikkat ederlerdi.
4-
HUŞ DER-DEM:
Akıl
sahibine gerektir ki alıp verdiği hiçbir nefesde
gaflet etmemelidir. Her an Allah ile olmanın şuuruna
ancak böyle erebilir. Ancak, nefeslerini gaflet
içinde alıp vermekten muhafaza eden bir kimsenin
kalbi Allah ile huzur halinde olabilir. Nefes alıp
verirken kalbin Allah ile huzurda olması demek,
nefesleri Allah'a itaatle ihya etmek, Allah'a ibadetle
onlara hayat kazandırarak Allah'a uluştırmaktır.
Kalb, Allah ile huzurda iken girip çıkan her nefes
canlandırılmış ve Allah'a gönderilmiştir. Gafletle
alınıp verilen her bir nefes de öldürülmüş ve Allah'a
ulaşmamıştır.
Huş
der-dem, yani her nefes uyanık olmak, her nefesine
sahib olmak, zâkirin zikir esnasında Allah'dan gafil
olmaması demektir. Çünkü zikirden maksad zikrettiğinin
mânâsını düşünerek zikredilene ulaşmaktır. Mânâsını
düşünürse tecellisine mazhar olur. Bu da ancak nefeslerini
gafletle alıp vermekten kurtulmakla olur.
Nefesleri
gafletten kurtarmak kalbi huzura erdirir. Huzura
eren ise Hak Teâlâ hazretlerinin tecelliyatını her
an müşahede eder. Onun tecelliyatı ise mahlûkatın
nefesleri sayısıncadır. Nefeslerini gafletten kurtaran
kimse artık her an Allah ile beraberdir. Her an
O'nun tecellilerini görür.
Gafletten
kurtulup her nefes uyanık olmak çok zordur. Bunun
için her gaflet hali geldiği zaman derhal istiğfar
etmek gerekir. İyi ameller işlemeğe gayret ederek
o gafletin bıraktığı izleri temizlemeğe gayret etmelidir.
5-NAZAR
BER-KADEM:
Sâlik
yolda yürürken ayaklarının ucuna bakarak yürümelidir
ki gözü etrafa takılmasın. Çünkü ayaklarının ucuna
bakarak yürümezse gözü etrafa takılır, bu ise kalbi
perdeler. Kalbdeki perdelerin çoğu birtakım resimler,
suretlerdir ki bakmak yoluyla kalbde yerleşir. Bunun
için sâlik yolda yürürken gözü şurada burada gezerse
zikirden perdelenir. Çünkü mübtedî zâkirin kalbi
bir yere takılırsa kalbini meşgul eder, derhal tefrikaya,
vesveseye tutulur. Çünkü kalbini muhafaza edecek
kadar kuvvet kazanmamıştır. Vesvese ve tefrikaya
karşı zayıf bir haldedir. Bu sebeble gafillerin
yüzlerine- bak-mamalıdır.
Sufiyye
büyüklerine göre gafillerin yüzüne bakmak büyük
zararlara yol açar. Çünkü temizlenmiş kalbler cilalanmış
aynalar gibidir. Eğer gafillerin yüzlerine bakılırsa
onların katı kalblerinin kasveti, kötü huyları,
bozuk fikirleri aynen sâlikin kalbine akseder. Bu
ise sâlik için son derece tehlikelidir.
Sâlik,
güzellerin yüzlerine de bakmamalıdır. Çünkü fitneye
tutulur. Hadis-i şerifde, "Bakmak şeytanın
oklarından bir oktur" buyurulmuştur. Kime bu
ok isabet ederse Allah yolunda fitneye düşmüş olur.
Bu sebeble sâlik bu oktan kurtulmak için gözleri
yerde, yani ayaklarının ucuna bakarak yürümelidir.
Nazar-ber-kadem
sözü, aynı zamanda himmet yüceliğini anlatır. Şöyle
ki: Hak yolunun yolcusu olan kâmil insan Allah'dan
başkasına nazar etmez. Çünkü mâsivâdan ilgisini
kesme yolundadır. Nasıl sür'atle koşan bir kimse
sadece ayaklarına bakarsa sâlik de yarı yoldan dönmemek
için zahiren ve bâtınen Hakk'a yönelmiş olmalıdır.
Ayrıca
tevazu ehli olan kimseler ayaklarının ucuna bakarak
yürürler. Kibirli cahiller de dimdik ve böbürlenerek
yürürler.
Yürüyüşün
bu şekli, aynı zamanda Peygamber Efendimizin de
yürüyüş şeklidir ki, O, yürürken sağa sola bakmaz,
ayaklarının ucuna bakarak ve sanki yokuştan iniyormuş
gibi hızlı yürürlerdi. Rasûl-i Ekrem'e tâbi olan
sâlikde aynı şekilde yürümelidir.
6-
SEFER DER-VATAN
Halk
arasında, sefer denilince bir beldeden bir beldeye
gitmek anlaşılır. Vatan, insanın ikamet ettiği ev
yahud memlekettir. Bu terim, sâlikin seferinin yaratıklardan
kurtulup Hakk'a gitmek demek olduğunu ifade eder.
Hazret-i İbrahim Halilullah demiştir ki: "Ben
rabbıma gidiyorum." (Sâffât suresi/99).
Sâlik,
içinde bulunduğu manevi hali kâfî görmeyip daha
güzel, daha fazla iyi amellerle dolu bir hale sefer
etmelidir. Yahud bir makamdan bir yüksek makama
yükselmeğe gayret etmelidir.
Ebu
Osman el-Mağribî Hazretleri buyurmuşlardır ki: "Sâlik,
hevâ ve hevesini terkedip Allah'a ibadet ve taata
dönmelidir. "Sefer der-vatan" sözünden
murad, bir memleketten bir memlekete yolculuk etmek
değil, insanın kendi iç aleminde Allah'a dönüş yapmasıdır.
Sâlikler, bir kâmil mürşidi buldukları zaman onun
her emrini yerine getirmek için zahirî yolculukları
bırakır ve onun kapısına bağlanırlar. Bâtınî yolculuklarına
başlarlar. Bunlara da ancak bundan sonra mürid denilebilir."
Şeyh
Hakim Tirmizî hazretleri, sâliki zahiri yolculuktan
men'der ve buyururdu ki: "Bütün hayır ve bereketlerin
anahtarları mürid olduğun yerde sabretmendedir.
Mürid denilecek hale gelinceye kadar o kapıda sabredeceksin.
Sen o hale gelince bereket zahir olur. Artık sen
Allah'a doğru sefer etmeğe başlamışsın demektir.
Zahirde sefer etmişsin veya etmemişsin farketmez."
Sonra
unutulmamalıdır ki, meşâyıh-ı kiram hazarâtı sâlikleri
zahirî seferden menetmişlerdir. Çünkü meşakkati
çoktur. Mihnetlidir. Yolculuk halinde Allah'ın rızasına
muhalif iş tutma ihtimali çoktur. Sefer, farzları
ve sünnetleri terketmeğe her zaman müsaittir. Bu
ise sâliklerin kalblerini tefrika ve vesvese ile
harab eder. Kemale eren mürşidler ise bu meşakkatlerin
tesiri altında kalmayıp Allah'dan gafil bulunmayacakları
için yolculuk yapabilirler. Aksine bu yolculukları
onların daha fazla terakki etmelerine sebeb olur.
Dereceleri yükselir. Hem yolculuğun mihnet ve meşakketlerine
tahammül ederler, hem de gittikleri yerlerde irşadda
bulunurlar. Salih selefimiz, gönüllerinin, bir yeri
vatan edinmeye meyledip insanlarla ülfetleri ilerlediği
zaman, kendilerine onlardan gelen adetleri bırakıp
rahatlarını terketmek, onların aşırı ülfetlerinden
kurtulmak için yolculuk ederler ki, kendileri için
mâsivâdan sıyrılma hali tahakkuk edip yüksek makamlara
ulaşsınlar.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|