Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (V)
..:: 1 ::..
VÂCİB:
Lazım, gerekli, lüzumlu ve farz gibi mânâları ihtiva
eden Arapça bir kelime. İsm-i fail. Dinen farz mesabesinde
güçlü bir yaptırımı ifade eden vacibin, yerine getirilmemesi,
terkedilmesi günahtır. Vacibin inkarı sapıklıktır,
küfrü gerektirmez (Cürcânî).
VÂCİB
Lİ-ZÂTÎHÎ: Arapça,
kendi zatı sebebiyle vâcib (gerekli, lâzım olan)
anlamında bir ibare. Cürcânî, bunu şöyle tanımlar:
Yokluğu kesinlikle imkansız (mümteni) olan bir varlık
olup, varlığı başkası sebebiyle değil, kendisindedir.
Bu sebep-le yokluğunun imkansızlığı (imtinâı) zarurîdir.
Eğer varlığın lüzûmluluğu, gerekliliği kendi zatı
sebebiyle olursa, ona, kendi zatından dolayı vâcib
adı verilir. Varlığı başkası sebebiyle olursa, vâcib
li-gayrihî (yani başkasından dolayı vâcib) denir.
VÂCİBÜ'L-VÜCÛD:
Arapça, varlığı vâcib, gerekli olan anlamına bir
tamlama. Seyyid Şerif Cürcânî, bu terime şu tanımı
getirir: Varlığı kendi zâtı sebebiyle olup, başka
hiç bir şeye ihtiyaç duymayan demektir ki, bu da,
Cenab-ı Allah'tır.
VA'D:
Arapça, söz vermek demektir. Va'd, müjdeyi ifâde
eder. Mutlak va'd, ihsan derecesine ulaşmış mü'minler
hakkındadır. Bu, kulların, kendine vâcib kılması
dolayısıyla Allah üzerindeki bir hakkıdır.
VÂDÎ-İ
EYMEN: Arapça, sağdaki vadi demektir. Kalbin
ilâhî tecellîyi kabul edecek şekilde arındırılması.
Mutlak vahdet ki bundan "innî enallah (Ben
Allah'ım)" hitabı gelir. Vâdî; peygamber, âlim
ve velîlerin kalpleridir. Tur dağından, yani feyz
kaynağından fışkıran marifet suları ve nefis mükâşefe
halleri, bu vadilerde akar. Bu ibare Kasas suresinin
30. âyetinde geçer: "Oraya geldiği zaman sağdaki
vadinin kenarından seslenildi..." Hz. Musa,
o vadiden nasıl İlâhî hitaba muhatab oldu ise, nefsini
arındıranlar da, bir takım ilâhî tecellîlere mazhar
olurlar.
VAHDET:
Arapça, birlik demektir. Gerçek mânâda bir olan
Cenab-ı Hak'tır. Sûfiler, uykuya vahdet derler.
Bu sebeple uyuyan için, vahdette, vahdet ediyor,
vahdete çekildi gibi ifâdeler kullanılır.
Kesrette
vahdet : Çoklukta birlik, yani halkın içinde, kalabalığın
ortasında, tek ve bir olan Allah'ı unutmamak, Onu
hatırlamak ve zikretmek demektir.
Vahdetler
aşkolsun : Tasavvuf erbabı uykudan uyanan, ab-dest
alıp, kardeşleri arasına katılan kişi için bu tâbiri
kullanırlar. Bu ifade özellikle Mevlevi ve Bektaşîler
arasında yaygındır.
VAHDET-İ
KUSÛD:
Murat ve kasıtarın birliği demektir. Kulun kendi
irade, düşünce ve arzusunu Allah'ınkiyle birleştirmesi,
O'na bağlaması, iki iradenin birleşip tek irade
haline gelmesi. Bu durumda, kulun üzerinde Hakk'ın
iradesi caridir.
VAHDET-İ
ŞUHÛD: Arapça, görmenin birliği demektir.
Kulun cem ve vecd durumunda, masivanın yokolması
ile, her yerde sadece Bir'i görmesi. Bu durumda
kul, her yerde Allah'ın tecellîsini görür, müşahede
eder. Bu şekilde müşahedesinde birliğe ulaşır. Ancak
vecd hali geçtikten sonra, kendisinin farkına varan
kul, Hak ile halkı ayrı görür. Kendinden geçme halinde
kuldan bir takım şatahat ifadeleri zuhur edebilir.
VAHDET-İ
VÜCÛD: Arapça, varlığın birliği demektir.
Allah'tan başka varlık olmadığının idrak ve şuuruna
sahip olmak, bilmek. Şuhudî tevhiddeki sâlikin her
şeyi görmesi geçicidir, birlik bilgide değil, görmededir.
Vahdet-i vücûdda ise, bu birlik bilgidedir. Vahdet-i
vucûd zevkle elde edilir, yaşanarak bilinir. Kitap
okunarak öğrenilen bir felsefe sistemi değildir.
Vahdet-i vücudu zevken elde eden sâlik, gerçek varlığın
bir olduğunu, bunun da Hakk'ın varlığından ibaret
bulunduğunu, Hak ve O'nun tecellîlerinden başka
hiç bir şeyin bulunmadığını bilir. Her şey, o Bir'in
çeşitli şe'nlerinden görünüşlerinden, tecellîlerinden
ibarettir. Vahdet-i Vücûd ile Vahdet-i şuhûd arasında
bir olan noktalar şunlardır:
1.
Her ikisinde de ta'ayyün ve la ta'ayyün âlemleri
ayrıdır.
2.
ilâhî varlık mutlak varlıktır. Şu mânâda ki, âlemin
varlığı izafî varlıktır, fakat yok değildir.
3.
Küçük ve büyük âlem, emir ve halk, âlem-i misâl,
yeni eflâtuncu urûç, tecellî, ruhun mücerred olması
gibi telâkkiler aynıdır.
Vahdet-i
Şuhûd ve Vahdet-i Vücûd'un ayrıldıkları noktalar
şunlardır:
1.
Vahdet-i vücûdda zât ve vücûd aynıdır, vahdet-i
şuhûdda ayrıdır ve ilk yaratılan şey odur.
2.
Vahdet-i vücûda göre sıfatlar, zâtın aynıdır, vahdet-i
şuhûda göre, sıfatlar zâttan ayrıdır ve katılmış
vücûd ile dışta mevcutturlar. Sıfatlar, zâtın gölgeleridirler.
3.
Vahdet-i vücuda göre, âlem, sıfatların beliriş (ta'ayyün)
ve çıkışından ibarettir. Vahdet-i şuhûda göre âlem,
sıfatların beliriş ve meydana çıkışından değil,
ancak sıfatların gölgelerinin belirişinden ibarettir.
4.
Vahdet-i vücuda göre, âlem, hayâldir, ancak Allah
vardır. Vahdet-i şuhûda göre, âlem hayâl değildir.
Çünkü böyle kabul etmek, âlemin objektif realitesini,
aynı zamanda da Allah'ın ibda sıfatını inkâr etmek
olur. Sonra eğer âlem hayalden ibaretse, o yok,
tasavvurlarımız var demektir. Bu takdirde de tasavvurlarımız
kaldırıldığında, onun da yok olması lâzım gelir.
Daha sonra, âleme, Allah'ın varlığına kıyasla hayaldir,
deniyorsa, o zaman da âlem Allah olamaz. Çünkü Allah,
mutlak ve zorunlu, âlem ise mümkün ve geçicidir.
5.
Vahdet-i vücûda göre, âlem gölgedir. Fakat aslın,
yani Allah'ın kendisidir. Vahdet-i şuhûda göre,
âlem gölgedir, ama bu gölge, aslın kendisi değil,
aslından başka bir şeydir. Ve aslın kendisine bahşettiği
vücud ile, dışta kendi nefsinde mevcuttur.
6.
Vahdet-i vücûd'a göre, âyân-ı sabite, vücudla ilgilenmemiştir.
Binaenaleyh âlem yok, ancak Allah vardır. Vahdet-i
şuhûda göre, bu doğru değildir. Zira bu takdirde
hayalden ibaret olan bir varlık, hakikî varlığı
nasıl sınırlandırabilir?
7.
Vahdet-i vücûd'a göre, Allah bir bakımdan da, âlemin
ötesinde ve üstündedir. Bu itibarla hakikat, tenzîh
ve teşbîh arasını birleştirmektedir. Vahdet-i şuhûda
göre, Allah âlemlerden ganîdir. Bu itibarla, onu
her hal ve surette tenzîh etmek gerekir.
8.
Vahdet-i vücûda göre, Allah'ın âlemde ve onun objelerinde
tecellîsi, ândadır. Bu, vahdet-i şuhûdda bir ânda
değil, süreklidir.
9.
Vahdet-i vücûda göre, vücûd bir, ve o da sırf hayır
olduğu için, âlemde kötülük ve iyilik denen şeyler,
mutlak ve hakîkî değil, nisbîdir. Vahdet-i şuhûda
göre, vücud-adem terkibinden meydana gelmiş olan
bu âlemin mâhiyeti, yokluk olduğundan ve kendi nefsinde
de mevcut olması bakımından, bütün kötülüklerin
köküdür. Kötülük ve noksanlıklar da hakîkîdir.
VAHDETİYYE:
Hindistan'da Oudh'da kurulmuş, (XIX. asır sonu)
bir tasavvuf okulu.
VÂHİBÜ'L-ATÂYÂ,
VÂHİBÜ'L İDRÂK: İhsanların bağışlayıcısı,
idrâk veren mânâsında Arapça bir kelime. Allah kullarına
anlayış ve nimetler bahşedendir.
VÂHİD:
Arapça, bir demektir. Kaşanî, bunu, tek olması itibariyle
Zât'ın ismidir, diye tarif eder.
VAHY:
Arapça, ilham etmek demektir. Cenab-ı Hakk'ın hitabetmesi.
Sufilere gelen ilham, ibn-i Arabi'nin şu sözü meşhurdur:
"Sözlerimiz vahy-i kelâm değildir, ama vahy-i
ilhamdır".
VAHŞET:
Arapça, ürkmek anlamındadır. Halktan sıkılmak, Hak
ile tenhâda başbaşa kalmak. Halkla ünsiyet eden,
Hak ile Cinsiyetten sıkılır.
VA'ÎD:
Arapça, tehdit ile korkutmak anlamında bir kelime.
Mutlak va'îd, kâfirler ve münafıklar içindir. Bu,
Allah'ın kullar üzerindeki hakkıdır.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|