Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (Y)
..:: 1 ::..
YABANCI
: Türkçe, tanımadık kimse anlamına gelen, aynı zamanda
Japonca'da aynı manada olmak üzere bulunan bir kelime.
Başka tarikattan olanlara veya tasavvufla alâkası
olmayan avam kesimine, yabancı denir. Aynı tasavvuf
okulu mensuplarına "ihvan" (kardeşler)
denir. Yabancılara, aynı zamanda zahir ehli veya
zahir de denir. Mevleviler, başka tarikat mensuplarına,
"sofu dervişi" derler. Yabancı tabiri,
tasavvuf ıstılahında, ağyar şeklinde de kullanılır.
YÂD-DAŞT:
Farsça, hatırda tutmak, zihinde tutmak manalarına
gelen bir tâbir. Bu, Nakşibendî ıstılahıdır. Allah'ın
sürekli görmekte ve bilmekte olduğunu bilmek ve
bunun bilincinde olmaktır. Buna, ihsan da denir,
huzur ber-gayret olarak tanımlayanlar da vardır.
Kalp, Allah'ı düşünmekle güç bulur, meleke kazanır.
Yad-daşt, her ân Allah'ın huzurunda olma halidir
ki, buna murakabe de denir.
YÂD-GERD:
Farsça, zikretmek, hatırlamak demektir. Murâkebe
mertebesine ulaştıktan sonra, sâlikin, muayyen sayıda
nefy ve isbât (la ilahe illallah) zikri yapması.
Bu şekilde kalbin pası giderilir ve müşahedeye ulaşılır.
Bu zikir, ağız ve göz yumularak yapılır. La, kalbi
tarayan bir süpürge gibi, olup, kalbin içindeki
"ilahe" (put) leh kafa istikâmetine doğru
çekip, söküp hârice atarak, kalbi masiva pisliğinden
kurtarır. Arapça "lamelif" şekil olarak
ters çevrilmiş süpürgeyi andırır. Boşaltılan kalbe,
omuz hizasından darb usulü ile "illallah"
yerleştirilir. Bu işlem, bir nefesde 21 defa tekrarlanılır,
sonunda nefes salıverilirken "ilâhî ente maksûdî
ve rıdâke matlûbî" denilir. Bu, şuur altına
veya insanın özüne (ruhuna), mutlak mükemmel varlık
olan Allah fikrini yerleştirip, onu şuur hâline,
yani hayata aktarabilecek hâle getirmesi ameliyesidir.
Şuur altına, güzel bir ev satın almayı, sürekli
o hedefi düşünerek yerleştiren kişide, ev sahibi
olma şuur haline gelir; günlük davranışlarını, bu
şuur motive eder. Bu durumdaki kişinin, bütün problemi,
biraz para kazanabilmek ve onunla bir ev almaktır.
Bu yüzden onun yatması, kalkması, uykusu, konuşması,
davranışları, yaptığı işler, hep bu hedef doğrultusunda
tahakkuk eder. Sahip olduğu şuur, bunu gerektirmektedir.
Bu, sürekli olarak evi zikretmekle (anmakla, düşünmekle)
şuura (özüne) yerleştirmiştir. Günlük hareketler,
işte bu şuur tarafından yönlendirilir motive edilir.
Kişi, sürekli Allah'ı zikretmekle (anmak) ve tefekkür
etmekle, O'nu şuur altına yerleştirir. En mükemmel
özelliklerle süslü olan bu mükemmel Zat, zikir yolu
ile bir insanda bilince yerleşirse, O, insanda,
meydana gelen hareketlerin motive edicisi olur.
Yani o kişi, şuur altına Allah'ı yerleştirirse,
hareketlerine, Allah'a ait güzel ve mükemmel ahlâk
kabiliyeti ölçüşünce yansır, ve sonunda, Allah'taki
güzel özellikleri yansıtan kişi (mütehallık bi-ahlâkıllah)
haline gelir. Kul, zikir yolu ile yani kendi kendine
telkin yolu ile, mükemmeli, ruhunun derinliklerine
(şuur altına) yerleştirir. Kişi şuur altına hangi
objeyi yerleştirirse, onun, gerek bu dünyası, gerekse
âhiret dünyası ona göre, şekil kazanır. İnsan ruhunun
gerçek gıdası, Allah'ı anmasıdır. Ruh, Allah'tandır.
Allah'ı anan, aslına dönmüş, ruhunu çeşitli kabiliyetlere
açık biçimde güçlendirmiş olur. Nefy ü isbat zikrinde
bir tek nefes alınır ve diyaframın arka kısmına
yerleştirilir. Yukarıda tarif edildiği gibi, bir
nefes-de, kalbten kötü sıfatların silinip yerine
mükemmel varlığın yani Allah'ın yerleştirilmesi
işlemi yapılır. Bu zikir çekilirken son yedisinde,
özellikle nefy ü isbat zikrine yeni başlayanlarda,
vücut, parmak uçlarına kadar iğnelenmiş gibi, tatlı
bir maneviyat dalgası (takşa'ırru) ile sarsılır.
Bu etki, eğer var ise, kişide uyku ağırlığını, aç
ise yemek yeme isteğini azaltır, insanı yoğun bir
Allah tefekkürüne yöneltir. Zikrin, psikosomatik
açıdan, vücutta özellikle göğsün üst kısmında, tatlı
bir hararet oluşturduğu, yapanlarca ittifâken savunulur.
Zikrin sonunda bir tür gaybet hali teşekkül eder.
Onu muhafaza lâzımdır. Zira, o hal ihsan'ın başlangıcıdır.
YÂFİ'İYYE:
Abdullahi'l-Yafi'î Aliyyü'l-Kadirî tarafından kurulmuş,
Kadirîliğin kollarından bir tasavvuf okulu.
YÂ-HÛ:
Arapça, ey o, anlamında bir tâbir. Zikir sırasında
dervişler, bazan "yâ hû" diye zikrederler.
Buradaki hû zamiri, Allah'ı ifâde etmektedir.
YA'İZZİYYE:
Mağrib'li Ebu Yâiz Cevad b. Meymûni'l-Hazmiri'l-Hankurî
tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.
YAKAZA:
Arapça, uyanıklık demektir. Cürcanî bunu şöyle tanımlar:
" Hak'tan gelen ve zecrden (yasaktan) neyin
kastedildiğini bildiren idrâke, yakaza denir. Nurların
tecellîsi sebebiyle, insanın kendine gelişi, gafletten
kurtuluşu, uyanma.
YAKÎN:
Arapça kesin, açık bilgiyi ifade eden bir kelime.
Kuşeyrî üç türlü yakînden bahseder: 1. İlme'l-Yâkin:
Bir şey hakkında habere dayanan bilgi. 2. Ayne'l-Yakin:
Bir şey hakkında, görmek suretiyle elde edilen bilgi,
3. Hakka'l-Yâkin: Bir şeyi bizzat yaşamak suretiyle
elde edilen bilgi. Yakîn'de şüpheye yer yoktur,
kalp bir şeyin hakikati konusunda, tatmin durumundadır.
Yine yakin, delil ile değil inanç kuvveti ile apaçık
görmeyi ifade eder. Tehânevî kişinin yakîn ile,
su ve ateş üzerinde yürüyebileceğini, onlar katında
belanın nimete, nimetin de belaya dönüşebileceğini,
ilmin, sufiyi kullanırken, yakînin onu taşıdığını
kaydeder.
YAKTIĞIN
ÇERAĞI SÖNDÜRME : Bir kerecik kusur işleyen
mürid hakkında, şeyhe niyaz tarzında söylenen söz
ki bu affetmeyi ihtiva eder.
Merhem
koyup onarma sînemde kanlı dağı.
Söndürme
öz elinle yandırdığın çerağı.
Fuzulî
YA'KÛBİYYE:
Bir adı da Harrâziyye'dir. Hızriy-ye'nin kolu olan
bir tasavvuf okulu.
YAKUTE-İ
SAHRA: Arapça, sahranın, çölün yakutu anlamında
bir tamlama.Nefs-i külliye. Bu ismin veriliş nedeni,
nuraniyyetin karanlık olan zulm ile karışmasıdır.
Cisimden ayrı olan akıl, böyle değildir. O, sırf
nur olduğu için, "dürr-i beyzâ" (beyaz
inci) adını almıştır. Kaşanî ve Cürcanî nefs-i küllî'ye
yâkût-ı ahmer(kırmızı yakut) derler.
YALANLA
İMAN BİR ARADA OLMAZ : Bu atasözü, bir
hadise istinad eder. Bkz. : Künûzu'l-Hakâyık, c.
II., s. 133. Yalanın imana aykırılığı, bu sözle
açık seçik vurgulanır.
YA
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL :
Bu söz Mevlânâ'ya aittir. Riya (gösteriş) nın, kötü
bir şey olduğu vurgulanır, ikiyüzlülük, yerilen
bir ahlâktır.
YAPMAK
GÜÇ, YIKMAK KOLAY :Bu atasözü gönül yapmanın
zor, yıkmanın kolay olduğunu ifade eder. Ancak bu,
maddî manada da kullanılır. Bir binanın yapımı bir
kaç yıla sığarken, yıkımı, modern dinamitleme teknikleriyle
on saniye içinde gerçekleşmektedir. Ancak yıkılan
bir binanın tekrar yapımı kolay iken, kırılan bir
gönlün yapılması, o kadar kolay değildir. Câmî şöyle
der:
-Ka'be
Âzer'in oğlu İbrahim'in yapısıdır,
Gönül
ise Allah'ın baktığı bir yerdir.
Kabe
İbrahim(a) tarafından taştan topraktan yapılmıştır,
şu ana kadar, pek çok defa yıkılmış, pek çok defa
yapılıp tamir edilmiştir. Ancak insanın gönül evinin
mimarı, Allah'tır. Dolayısıyla yıkılırsa, yapması
güçtür.
YÂR:
Farsça, sevgili dost demektir. Bütün yaratıkların
şekillerini meydana getiren İlâhî sıfatlar. Sâlikin
haline en uygun isim budur. Zira kelime-i tevhidin
esâsı budur. Tehanevî, bunu, şuhûd âlemi ve Hakk'ın
zâtını görmek diye tarif eder.
YÂR-I
GAR: Farsça-Arapça, mağara arkadaşı, mağara
dostu demektir. Hicret sırasında Hz. Peygamber (s),
Hz. Ebu Bekir (r) ile Sevr mağarasına sığınmış ve
orada gizlenmişlerdi. Müşrikler, ağzına kadar geldikleri
halde, güvercinin yuva yapması, örümceğin ağını
örmesi sebebiyle, onların mağara içinde olmadıklarını
zannederek orayı terketmişlerdi. işte bu tehlikeli
olayla, Peygamber Efendimizin (s) arkadaşı Hz. Ebu
Bekir'e Mağara Arkadaşı anlamına gelmek üzere, "yâr-ı
gar" denmiştir.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|